30 Haziran 2010 Çarşamba

Kahvaltı İçin Şahane: Namlı Gurme

Bir lezzetçinin en favori öğünü nedir derseniz, Türkiye'de birçok kişinin kahvaltı diyeceğini düşünüyorum. Yani ne bileyim, diğer öğünler de güzeldir ama Türk kahvaltısının yeri bir başkadır. Benzemez başka hiçbir mutfağa.. Ne ingilizler gibi yağlı birkaç parça pastırma, yumurta ve kuru fasülyeden ibarettir ne de fransızlar gibi croissant ve kahveden.. Bizde çeşit boldur, hem de çok bol.

Karnınız acıktığında bir şarküteriye girersiniz ya, şimdi o hissi düşünmenizi istiyorum. Hem de çok güzel bir şarküteri olduğunu düşünün buranın. Çeşidin çok bol olduğu, buram buram sucuk, pastırma kokularınının etrafınızı sardığı, meze çeşitlerinin iştahınızı kabarttığı, peynir çeşitlerinin sizi şaşırttığı, bal peteklerinin pırıl pırıl sizi kendine çektiği bir mekan olsun burası. Bir de deniz olsun yakınınızda, önünde de oturup tüm bu çeşitlerden ısmarlayıp kahvaltınızı edebileceğiniz masalar olsun. İşte Namlı Gurme böyle bir yer.



Karaköy'e yolunuz düşerse, kahvaltı tutkulusu olmasanız da buraya uğramadan dönmeyin. Burası resmini çekmek isteyeceğiniz, kendinizi kaybedebileceğiniz bir yer. Eğer açken gelirseniz bütçenizin sağlam olduğundan emin olun derim. Tokken gelmek daha hayırlı olabilir:) Karaköy vapur iskelesinin hemen arkasında bir yol gider, Rıhtım Caddesi. Oradaki Kat otoparkının hemen altında Namlı Gurme. Aslında çok görünür yerde değil bana sorarsanız. Vapur iskelesinden kafanızı kaldırdıgınızda Namlı Port diye bir mekan görüyorsunuz ki, burası da aslında Namlı Gurme'nin bir uzantısı gibi. Ancak Namlı Port daha restoran havasında, brunch için açık büfe servisleri var. Çeşitler Namlı Gurme'den gidiyor oraya da, yani lezzet aynı. Ama stil meselesi, ben kesinlikle Namlı Gurme'yi öneriyorum. Bir kere burada gözünüz doyuyor :)






Namlı Gurme, hepimizin aşina olduğu Namlı Gıda şirketlerinin bir uzantısı. Aslında şans eseri, mekanın sahibiyle tanışma fırsatımız oldu. Biz tam kahvaltımızı nerede alsak edasıyla masa arayışına geçmiştik ki bir grup bey bize masasını sundu ve sonra açtığımız sohbet sırasında oranın sahibi olduğunu öğrendik Engin Bey'in. Namlı Gıda'nın et üretim tesislerini sattığını, bu mekanı da keyifli keyifli işletmeyi sevdiği için tuttuğunu öğrendik Engin Bey'den. Hatta çok uzun yıllar orada olur mu olmaz mı tartışmasında iddialı görmeyince Engin Bey'i tutamadım kendimi ve Istanbul'un buna ihtiyacı olduğunu söyledim kendisine. Böylesi bir mekan her yerde bulunmaz..



Namlı Gıda'dan bildiğimiz kalite burada sürdürülmüş. Çeşidin bolluğu bir yana (ki Okko, Köylüce gibi yerlerde de çeşit bulabilirsiniz) sunum ve istediğiniz herşeyi tadabilme özgürlüğü çekici kılıyor mekanı. Öncelikle dışarıda, kış bahçesinde ya da içeride yerinizi seçiyorsunuz, sonra da büfeye gidip bir tabak hazırlatıyorsunuz istediğiniz çeşitlerden. Tabi çeşitli yumurta ve omletler de ısmarlamanız mümkün. Şarküteri çeşitleri dışında mezeler anlatmakla bitmez. Hem deniz ürünü hem de salata tarzındaki mezeler her birinden tatma isteği uyandırıyor insanda. Hatta bizim aklımıza akşam saatlerinde gelip burada demlenmek te geldi ama öğrendik ki alkol yokmuş mekanda.
Biz İstanbul'luların popüler kahvaltı mekanı Rumeli Hisarı'dır ama inanın burası Rumeli Hisarı'ndan sonra on numara vereceğiniz bir alternatif. Hem tarihi dokunun içinde kahvaltınızı ediyorsunuz denize nazır hem de hisarda yaşanan kalabalığı görmüyorsunuz. Fiyatlar pahalı bence ama yine aldığım keyfe göre kabul edilebilir buldum ben. Kesinlikle tavsiye ediyorum..

16 Mayıs 2010 Pazar

Cerciş Murat Konağı'nda Mardin Mutfağı

Mardin'de yaratılmış öyle bir mekan ki burası; ayaklarınızın altında Mezopotamya Ovası, çevrenizde tarihi bir konağın büyülü mimarisi, elinizde bakır tastan içtiğiniz kırmızı süryani şarabı ve masanızda adından ne olduğunu anlamasanız da ağzınıza atarken nasıl hazırlamışlar acaba diye merak ettiğiniz binbir lezzet...


İstanbullular bilirler, Bostancı Suadiye arasında sahil yolunda görkemli bir mekandır Cerciş Murat Konağı. Ben ilk tecrübemi burada edindikten sonra Mardin'e uğrayıp ta burada yemek yemeden dönmeyi asla düşünmedim. Biz türkler klasik lezzetleri çok sever, risk almayız genelde. Adını bilmediğimiz yemeği ısmarlamayız, böylece karnımızın doyacağından emin oluruz. Cerciş Murat Konağı size bu lüksü verecek bir mekan degil. Menüyü elinize alıp incelediğinizde ya da garsona tavsiye sorduğunuzda size türlü türlü yemek sunuyorlar ama aslında pek birşey ifade etmiyor. Cesur olmanızı öneririm burada, biraz da açık olun farklı lezzetlere, baharatlara. O zaman tadına varacaksınız Cerciş Murat Konağı'nın da, Mardin mutfağının da.





Murat Cerciş Konağı Mardin'de 115 yıl önce Mimarbaşı Lole tarafından inşa edilmiş. İstanbul'da turizm rehbercilik okumuş aslen Mardinli olan bir hanım burayı restore etmiş. Ebru Baybara isimli bu hanıma emekleri için ve ince zevki için buradan teşekkür ve taktirlerimi sunmak isterim. 2001 yılında dekorasyonu bitirilmiş bu konak, Mardin'in yerel mutfağını tüm incelikleriyle sunuyor misafirlerine. Süryani mutfağından da bol miktarda çeşit ve izi görebileceğiniz bu restoranda temizlik, titizlik, zerafet, dekorasyon, personel eğitimi gibi ne kadar ince konu varsa tam not verebileceğinizi söyleyebilirim. Aslında yalan yok, eğer böylesi başarılı olduğunu bilmesem buranın, Mardin gibi bir yerde bu kadar incelik fazla diye düşünebilirdim. Oysa öylesine başarılı bir girişim olmuş ki 2008 yılında İstanbul'a da kocaman bir Cerciş Murat Konağı restoranı açıldı.

Murat Cerciş Konağında ne yenir? Tavsiyelere bakıldığında kaburga dolması öne çıkıyor ama benim tavsiyem o olmayacak. Kaburga dolmasının ana vatanı Diyarbakır'dır, burası da güzel yapıyor ama burada farklı birşeyler deneyin isterim. Karışık bir meze tabağı var burada denemeniz gereken. 8-9 çeşit mezenin kaşıklarda, bir tabağa daire şeklinde dizilip ortasına yoğurtla servis edildiği bir tabak bu. Meze çeşitleri etkileyici. Aklımda kalan mezeler küflü yoğurt, hibeş (bir çeşit humus), muammara (ceviz ezmesi, salça, baharat, zeytinyağı), tebbuli (tabbule de denebilir, bulgurla yapılan, kısır benzeri daha baharatlı bir meze), kuru domates, baharatlı ve soslu yeşil zeytin, adını bilmediğim iki çeşit patlıcan salatası ve çok güzel bir yoğurt.
<



Mezelerden sonra ben Ekşili Erik Yahnisi tercih ettim. Bu yemeğin yerel mutfakta adı Alluciyeymiş. Yeşil can erik, kuzu eti, kabak, sakız yaprağı, kereviz, maydanoz gibi malzemelerden yapılan etli bir sebze yemeği bu. Ekşi eriğin tadının bir et yemeğine bu kadar yakışacağını hiç tahmin edemezsiniz. Şehriyeli bir bulgur pilavıyla servis yapılıyor yemek.




Biz bir öğlen, otobüsümüz kalkmadan bir saat ayırabildik Cerciş Murat Konağı'na. Benim tavsiyem akşam saatlerinde buraya gelip ağır ağır, esen yelin keyfini Mezopotamya ovasına bakarak çıkarmak ve lezzetlerin tadına uzun uzun bakmak. İstanbul'daki mekan da iyi ama burası mistik. Konağın mimarisi alıp götürüyor sizi uzaklara. Oraya ait hissediyor, Anadolu kültürünün zenginliğiyle gurur duyuyorsunuz. Mardin'e tekrar gitmeyi ve buraya hakettiği zamanı vermeyi kafama şimdiden koydum.
Fiyatlar konusunda da birkaç cümle yazmak isterim. Mardin'de yediğim bu yemeğe, İstanbul standartlarında bir hesap ödedim ki, doğu için çok yüksek bulunabilecek bir rakam bu. Gelelim tüm buraya harcanan emeğe, ortaya çıkan eserin bunu hakedip haketmediğine.. Bence son kuruşuna kadar. Umarım böyle girişimler devam eder ve bize sunulur. Gerisi hikaye.

Diyarbakır'da Bir Lezzet Mekanı: Kaburgacı Selim Amca

GAP gezimizin Diyarbakır durağında, lezzet duraklarının en seçkinlerinden birine de uğramadan edemedik. Diyarbakır'dan geçilir de kaburga dolması yenmeden olur mu? Bir de Selim Amca'nın Sofra Salonu deyince, nasıl bir lezzet durağında olduğumu bilenlerin ağızlarının suyunun aktığını hisseder gibiyim.




Selim Amca'nın Sofra Salonu (SASS) Diyarbakırda 1982 yılında, Diyarbakır'da küçük bir mekan olarak açılmış ama iddiası büyükmüş. (Ali Emiri Caddesi 22/B 0412 224 4447) Kaburga dolması gibi çok zahmetli ve uzun zamanlarda hazırlanan bir yemeği hergün sunabilmek. Bunu da çok iyi başarmış ki geçen yıllarda İstanbulda 3 (Bahçelievler, Aksaray, Erenköy) ve Ankara'da da bir şube açabilmiş. Ben ne yalan söyleyeyim İstanbul'da henüz gidip tecrübe ettiğim bir mekan değildi ama Diyarbakır'da tecrübe ettiğim lezzetten sonra çok vakit geçirmeden gideceğimden eminim.



Selim Amca'nın mekanında personel aile sanırım. Herkeste bir güleryüz, yaptıkları işten gurur duyar bir eda. Hepsi işin inceliklerini anlatmaya hevesli. Kaburga dolması kuzu ya da oğlak kaburgası ya da kolunun içine iç pilav doldurulduktan sonra dikiliyor ve buharda saatlerce pişirilerek hazırlanıyor. Pilavın lezzeti harika, içinde badem, çeşitli baharatlar ve nefis bir tereyağı aroması var. Kaburga dolmasının inceliği, pilavın kıvamında kaynaklanıyor. Eğer çok pilav doldurulursa dikişler ve kaburga patlıyor, az koyulursa da içine su doluyor. Bu kıvamı ayarlamak çok önemli. 5-6 saat buharda pişirilen içi pilav dolu kaburga, bir tepsinin içinde, pilav üstünde servis yapılıyor.


Kaburga dolmasının yemek için hazırlanması da bir tören edasında. En az 3-4 kişilik hazırlanıyor bu yemek. Kocaman tepsilerde pilav üstünde nar gibi pişmiş dolmalar sofraya getiriliyor. Daha sonra servisi yapanlar büyük bir ustalıkla önünüzde önce dikişleri ayırıyorlar, sonra da lime lime pişmiş, yumuşacık eti küçük parçalara bölerek pilavla karıştırıyorlar. Böylece bir çeşit etli pilav elde edildikten sonra tepsiye az miktarda sos dökülüyor. Bu sos, yemeğin içinde piştiği suya salça katarak hazırlanıyor.







Lezzete gelince, ben buna anlatılmaz yaşanır demek istiyorum. Etin ağzınızda dağılan yumuşacık hissiyle pilavın tüm o lezzetleri içeren yumuşacık pirinçlerini damağınızda hissederken mest oluyorsunuz. Servisi ayranla yapıyorlar, çok isabetli bir tercih, yoğurdun bu lezzeti bastırmasına ihtiyacınız var.

Restoranda çok güzel bir bostana salatası (nar ekşili yeşil salata), lebeni ve irmik helvası da sundular bize. Ancak kaburga dolmasını anlatmaktan onlara sıra gelmedi. Fiyatlar uygun, biz kişi başı 25 TL hesap ödedik, grup indirimi de vardı sanırım. Ancak İstanbul hesaplarına alışkın biriyseniz taktir edersiniz ki böyle bir lezzet için bu çok uygun bir ücret.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Adıyaman Kahta'da Sahil Keyfi: Neşet'in Yeri

GAP turunun en ünlü durağı olan Nemrut'a çıkmadan önce mola verip doğunun leziz yemeklerini bir su kenarında tatmak isterseniz size Neşet'in Yeri'ni öneririm hiç teredütsüz. (Kahta merkezden 3.5 km uzaklıkta; 0416 7257675) Atatürk Barajı'nın kenarında kurulmuş bu tertemiz şirin tesiste yemeklerin ve özellikle de mezelerin tatları leziz. Neşet'in Yeri ismiyle bulabileceğiniz bu restoranın diğer ismi de Akel Restaurant.

Restoranın mezelerinin hepsini denemenizi öneriyorum, ben ne denediysem hepsinin tadı damağımda kaldı. Kiremitte soğan ve domates dumanı tüte tüte geliyor sofraya. Acılı ve sumaklı salatayı, herkese ikram edilen lebeni (buğdaylı ayran çorbası) ile bastırabiliyorsunuz. Sonrasında tadacağınız acılı pilavsa lebeni ile bile bastırlamıyor. Çok acı ama bir o kadar da lezzetli. İsot rengini almış bu bulgur pilavının içinde nohut ve buğday taneleri de seçilebiliyor. Kiremitte ısıtılmış kocaman bir patlıcan ezme salatası geliyor ki, üstüne serpilmiş kıyma taneleri ile tadına tat katılmış. Ana yemeklere gelince, biz doğunun vazgeçilmezi kebapta karar kıldık ama burada barajdan tutulan şaput balığı da sunuyorlar.








Yemek sonrası çay servisi ve su kenarında yürüyüş te vazgeçmek istemeyeceğiniz ayrıntılar. Bahçesinde dut ağaçları var restoranın, mevsiminde giderseniz durup yemeğin üstüne bir dut ziyafeti çekebilirsiniz. Gölgede yenen bir yemeğin ardından yeşillikli su kenarı yürüyüşü uykunuzu getirecek, Nemrut'a doğru yolculuk çok daha zor görünecek gözünüze. Ama yediklerinizi yakmak için bu yolculuk ta şart tabi..







Doğunun göz nuru : İsot

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ne düzenlenen meşhur GAP turlarından birine çıktım geçen hafta ve çok etkilendim her yönüyle. Türkiye nasıl bir kültür mozayiği birkez daha görüp gurur duydum ülkemle. İnsanıyla, şivesiyle, mutfağıyla, giyimiyle bambaşka bir ülkede gibi hissettim kendimi.
Doğuya gidince yiyip içmekten başka birşey düşünmez oluyor insan. Öylesine lezzetli ki herşey, baharatı, acıyı, et ve kebap çeşitlerini seviyorsanız doğudan ideal bir lokasyon yok sizin için. Ben de doğunun çarşılarını gezerken çeşidinden ve miktarından çok etkilendiğim isotu yazayım istedim burada.


İsot tüm Güneydoğu Anadolu mutfağı için çok önemli elbette ama Şanlıurfa için bir sembol gibi. Şehrin girişinde bile isotun yapıldığı biberlerin bir heykelini görüyorsunuz. Bana bu gezi öncesinde sorsanız isotun yapıldığı biberlerin sivri, küçük kırmızı biberler olduğunu söylerdim. Ancak gördüm ki tombul ve kırmızı, dolmalık biber şeklinde oluyormuş isot biberleri. İsot yapılışını asen Şanlıurfa'lı olan rehberimiz anlattı, ben de hiç değiştirmeden yazacağım buraya. Bilginin en değerlisi, yaşandığı yerden çıkan bilgidir bence..





100 kg kadar isot biberinden yaklaşık 8 kg isot yapılıyor. İsot yapımı çok zor bir iş olduğu için imece usulü yapılıyor evlerde. Urfalılar evlerde yapılan isot üzerinde ısrarla duruyorlar. Çarşıda da ev isotu ile fabrika isotu ayrı ayrı satılıyor ve ciddi fiyat farkı var. Rehberimiz iyi bir isotun kilosunun 25-30 TL olması gerektiğini söylüyor. Ev isotuyla fabrika isotunun en büyük farkı ev isotunun içine biberin çöpü ve tohumunun karıştırılmaması ve doğal güneş altında kurutulması.

İsot yapacak eve çuval çuval biberler getirildikten sonra evin hanımları ve komşular serin bir saatte (gece yarısından sonra) dama çıkıp biberleri çöplerinden ve tohumlarından ayırıyorlar ve üç dört parçaya bölüp damda kurumaya bırakıyorlar. Bu işlem çok çileli çünkü biberin acısı yakıp kavuruyor temizleyen kişiyi. Hele ellerde bir yara, çizik varsa varın siz düşünün sıkıntıyı. Eldivenle yapılmıyor mu diye soruyorum, aldığım cevap bunu tecrübe etmiş birinin cevabı: Eldivenin içine bir tohum kaçarsa ne olur sen biliyor musun?

Dama serilen biberler yaklaşık bir hafta kadar güneşin altında bırakılıp suları çekilene kadar bekletiliyor. Henüz tam kurumamış olan bu biberler bundan sonraki günlerde biberin rengini belirleyecek işleme tabi tutuluyor. Biz batılılar kırmızı bibere pul biber, koyu renk bibere pul biber deriz birçok yerde. İşin aslı bu değilmiş. Urfalılara göre herşey isot ama rengi belirleyen, güneşin altındaki kurutma süresinin uzunluğu. Biberler bu aşamada plastik, şeffaf torbalara koyuluyor ve gündüz güneş altında bu şekilde bekletiliyor. Güneş batınca torbalar açılıyor, tekrar dama seriliyor ki biberler hava alsın, küf, çürüme yapmasın. Bu işlem ne kadar uzun yapılırsa biber o kadar koyu renkli oluyor.Yaklaşık 3-7 gün bu işlem sürdürüldükten sonra biberler toparlanıp kıyma makinası gibi isot makinalarına götürülüyor, isot haline getiriliyor. Eve gelen yarı yaş bu biberin üstüne kaliteli bir zeytinyağı dökülüp birkaç gün daha havalandırılıyor. İşte çileli isot yapımı böyle..




Urfa mutfağı için vazgeçilmez bir malzeme isot. Çiğ köftenin içine, bir kilo kıyma koyuluyorsa bir kilo da isot koyduklarını duyduğumda şok geçiriyordum. Lahmacun ve pilavların da olmazsa olmazı. Acı sevenler için harika bir lezzet.. Acı sevmeyenlere de doğuya gitmeyi hiç önermiyorum zaten.















18 Nisan 2010 Pazar

Madrid'de bir Meşhur: Casa Lucio

Madrid'de orada yaşayan arkadaşlarımızdan restoran tavsiyesi istediğimizde iki kişi hiç düşünmeden aynı cevabı verdi: Casa Lucio. Hal böyle olunca merak ettik nedir buranın olayı diye. Derhal rezervasyon yapalım dedik ama öğlen saatlerinde aramamıza rağmen salı akşamında yer bulamadık. Bu popülerlik te hayli çekti ilgimizi ve Casa Lucio'da yemek yemek bir anda farz oldu. Çarşamba günü öğlen yemeği için yaptık rezervasyonumuzu ve tuttuk Casa Lucio'nun yolunu.

Casa Lucio, Madrid'in merkezi denebilecek Plaza Mayor'un cok yakınlarında, daracık bir sokağın içinde. (Calle Cava Baja 35 28005 Madrid, 91 365 32 52) Elimizde adresimizle arıyor olmasak, yoldan geçerken, burada bir restoran olduğunu anlamak bile mümkün değil. Restoran aslında bu binanın birkaç katında faaliyet gösteriyor ama bina öylesine eski ve sıradan görünüyor ki ahşap ve kapalı kapıların ardında leziz yemekler sunan bir restoran olduğunu anlamak zor.




Buraya gelmeden önce internette yorumlar okuyup neymiş şu Casa Lucio'nun hikayesi diye araştırdım. Öncelikle herkes Madrid'de olmazsa olmazlardan, bir gastronomi harikası, kesin gidin gibi yorumlar yapmış. Sonra restoranın sitesindeki fotoğraflara takıldı gözüm. Hani İstanbul'da da vardır, seçkin kebapçılarda İbo'nun resimleri, ya da başbakanın resmi.. Ünlü birilerinin gelmesi marifettir mekanın prestiji açısından. Burası bu olayı biraz aşmış. Casa Lucio'nun sahibi Lucio Blazquez ismindeki tonton adamın, Andy Macdowell, Pierce Brosnan, Penelope Cruz gibi "ünlü" diyebileceğimiz simalarla resimleri var sitede. Yorumlarda da Bill Clinton, İspanya Kralı Juan Carlos, Hilary Clinton gibi isimler görünce dedim ki mekan kaçacak bir yer değil, ne yapıp yapıp buraya gitmeli.

Casa Lucio bize çok özel İspanyol lezzetleri sundu.. sundu sunmasına da, ben burada madem dürüst yorumlar yapıyorum, size de itiraf ediyorum ki bu kadar ünlü olmayı hakediyor mu emin değilim. Tamam, lezzetliydi herşey ama hayatımda yediğim en lezzetli yemek değildi sanki :) Mekanın eski, ahşap ve taş ağırlıklı bir dekorasyonu var. Havalandırması sorunlu, içeride boş masa olmaması ve her masaya cızır cızır pişmekte olan etler servis yapılıyor, haliyle koku bir miktar ağırlaşıyor. Üstelik te herkesin, biz buyuz, ve herkes bizi bu halimizle çok seviyor edası var. Hatta aldığımız yemeklerden birini çok sevmedik dedik diye bize kesinlikle ödetmeyiz diye ısrar ettiler ve hatta nasıl olur da beğenmezsiniz hayret ifadesini bile kullandılar. Bu kadar eleştiriye rağmen ben kesinlikle buraya gitmenizi öneririm çünkü yediğimiz herşey, manipule edilmemiş İspanyol gastronomisinin bir eseriydi. Tam olarak modernleşmemiş özgün ve yerel lezzetlere açık olmalısınız bu arada, çünkü bazıları ciddi iddialı.
Ben Sopa de Castellano, diye geçen, Kastilya bölgesinden bir çorba içtim. Aşağıda size fotoğrafını verdiğim bu çorba çok lezzetli bir çorbanın içine dilim ekmekler ve domuz pastırması koyularak hazırlanmış, son olarak yumurta kırılarak servis yapılmış, cok doyurucu bir çorba.




Çorba lezzetini içinde haşlanmış sarımsaklara, et suyu lezzetine ve sanırım domuz pastırmasının verdiği dumansı kokuya borçlu. Cesur tatlar için açık değilseniz arkadaşımın içtiği Sopa de Marisco yani deniz ürünleri çorbasını öneririm. Her türlü deniz ürünü ile hazırlanmış, bol kepçe servis yapılan harika bir lezzet. Bunun üstüne, İpanyolların meşhur yemeği Estrellados de Huevos ısmarladık, ki mekanın meşhur yemeklerinden biri de buymuş zaten. Türkçe çevirisi Yumurta Yıldızları olan bu yemek kızarmış patatesin üstüne kırılmış ve fazla pişirilmemiş bir yumutadan başka birşey değil aslında. Cok lezzetli, yapması kolan fakat kıvamını tutturması zor bir yemek olmalı. Buradaki kıvam gibisini daha önce yememiştim. Yine sarımsakta sotelenmiş zeytinyağında pişmiş bir karides ısmarladık ki, bu yemeği beğenmediğimiz için ücretini de ödemedik. Aslında beğenmedik değil de, çok sıradan bulduk diyelim. Aslında her masanın istisnasız ısmarladığı et yemekleri de mekanın spesiyalitesiymiş. Ancak biz öğlen yemeğinde bu kadar ağır yemek istemediğimizden denemedik şansımızı. Tatlı olarak, flan denilen, krem karamelden bir farkı olmadığını düşündüğüm tatlı ile portakal suyunda taze frambuaz ısmarladık.

Ana yemek olarak ısmarladığımız bir yemeği hesabımıza eklememelerine rağmen iki kişi 60 EUR hesap verdik. Bence mekanın ismine, ününe de bir prim ödüyorsunuz burada. Garsonlar böylesi ünlü bir yer olmasına rağmen ingilizce konuşmuyorlar. Allahtan menünün ingilizce bir tercümesi var, seçimlerde sorun olmuyor.
Yukarıda da dedim ya, burası denenmesi gereken bir yer. Böylesi meşhur bir yeri kaçırmak istemezsiniz değil mi?

Madrid'de Bask Mutfağı: Pimiento Verde

Bu hafta her zamanki rotamda olmasa da Madrid'e düştü youm. İspanya'nın başkentinde İspanyol mutfağının her türünü tadabileceğimiz bi sürü yer var ve burada lezzetli yemek yermiyim diye üzülmeye hiç gerek yok. Çünkü İspanya'da yoldan geçerken gireceğiniz herhangi biryerde de harika lezzetler ve tatlı sohbetlere raslayacağınıza şüphe yok. Burada asıl sorun en güzel lezzetleri bulmak :) Bunun da yöntemi, herzaman olduğu gibi Madrid'de yaşayan ve boğazına düşkün arkadaşlardan tavsiye almak.



Pazartesi akşamı şehrin oldukça merkezi bir yerinde olan Plaza de Espana yakınlarında, Pimiento Verde (http://www.elpimientoverde.com/, Quintana 1 28008 Madrid, 91 541 2140) ismindeki Bask restoranını seçtik. Pimiento Verde, Cocina Basqa; yani restoranın logosunda okuduğunuz yazı, türkçeye tam çevirisiyle "Yeşil Biber, Bask Mutfağı" demek. Aslında Pimiento Verde, küçük ve lezzetli yeşil biberleri bol ve kızgın yağda kızartılarak yapılan bir tapanın da ismi. Ama bu tapa bask bölgesinin midir onu bilemem.

Bask bölgesi İspanyanın kuzeyinde, Fransa sınırında, denize de kıyısı olan dağlık bir bölge. Hal öyle olunca bu mutfakta bol deniz ürünü de görebilirsiniz, iç bölgelerin etkisiyle et yemekleri, güveçler ve bol sebze de görürsünüz. Sonuç hep aynıdır ama.. İspanyollar bu lezzet işinde anlıyorlar :) Herşey buraya kadar iyi güzel de, yemeklerin bizdeki yenme saatlerinden iki-üç saat geç başlaması için aynı şeyi söyleyemeyecegim. Akşam yemekleri dokuz-on, öğle yemekleri ise iki-üç civarı başlıyor ispanyada. Üstelik te saat sekizde mutfaklar bile açılmıyor; yani "ben erken yerim, ispanyollardan bana ne" deme şansınız yok. Bunu derseniz turistik ve her daim açık olan seçenekleriniz de var tabi ama özel bir yer deneyecekseniz, İspanyol saatlerine göre ayar yapın mide saatlerinize. O akşam da bizim yemeğimiz saat on gibi başlayıp gece yarısına kadar sürdü..



Biz o gece yediğimiz herşeyden inanılmaz memnun kaldık, bu yüzden neler yediğimize geçmeden burayı herkese önermekle başlamak istiyorum. Başlangıç olarak kızarmış enginar ve soğan sosunda sotelenmiş kalamar aldık. Kızarmış enginarlar öylesine körpe ve kızarma işlemi öylesine ustalıkla yapılmıştı ki lokum gibiydi tabiri tam olarak yakışıyor. Kalamarlar ise karamelize edilmiş soğan, domates, sarımsak ve baharatlarla öylesine ustalıkla sotelenmişti ki yerken o lezzetin ağızdan hiç gitmemesini istiyorduk.






Ana yemeğimizi "anlatmakla olmaz, yaşanır" demek istiyorum. Menüde iki kişilik olarak geçen, Basque Style Monk Fish (Bask Usulü Fener Balığı) ısmarladık ve merakla beklemeye başladık, Bask Usulü nedir acaba diye. Bir yandan da Bask mutfağının fransız mutfağından esinlenmiş olduğunu konuşup balığın üstünde kremalı bir sos yoktur inşallah diye söylenmeye başladık. Kocaman bir fener balığını ortadan ayırmış, uzunca bir süre sarımsak, kekik ve zeytinyağında marine etmiş olduklarını tahmin ediyorum. Sonra da ızgara pişirip üstüne yine sarımsak, kekik ve zeytinyağı karışımı bir sos dökmüşler, patates dilimleriyle servis yapmışlardı. Kusursuzdu diyebilirim.




Burada tatlı konusunda size ballandırarak anlatacak bir tecrübem yok. Ancak ısmarladığımız tatlıyı beğenmedik deyince hesaba eklemeyip bize dondurma ikram edince kalbimizi birkez daha kazandılar. Son olarak bahsetmeden geçmek istemiyorum, İspanya'nın meşhur rahatlatıcı içeceği Sangria burada çok lezzetli. Bana sorarsanız fazla şarap içme fikrinde değilseniz kesin Sangria denemelisiniz. Porsiyonlar oldukça büyük, servis hızlı burada. Garsonlar güler yüzlü ve neredeyse olmayan ingilizceleriyle size sempatiklik yapıyorlar. Mekan çok samimi, masalar birbirine çok yakın. İki kişi 99 EUR hesap verdik; yüksek gelebilir kulağa ama yediğimiz yemeğin kalitesi için hiç abartılacak bir rakam değil. İstanbul'da da böyle kocaman bir fener balığını çok ucuza yiyebileceğinizi düşünmüyorum. Bence burası iş yemekleri için düşünülmemeli ama arkadaşlarınızla sohbet içinde geçecek keyifli bir bask restoranı arıyorsanız, kesinlikle tavsiye ediyorum...