18 Nisan 2010 Pazar

Madrid'de bir Meşhur: Casa Lucio

Madrid'de orada yaşayan arkadaşlarımızdan restoran tavsiyesi istediğimizde iki kişi hiç düşünmeden aynı cevabı verdi: Casa Lucio. Hal böyle olunca merak ettik nedir buranın olayı diye. Derhal rezervasyon yapalım dedik ama öğlen saatlerinde aramamıza rağmen salı akşamında yer bulamadık. Bu popülerlik te hayli çekti ilgimizi ve Casa Lucio'da yemek yemek bir anda farz oldu. Çarşamba günü öğlen yemeği için yaptık rezervasyonumuzu ve tuttuk Casa Lucio'nun yolunu.

Casa Lucio, Madrid'in merkezi denebilecek Plaza Mayor'un cok yakınlarında, daracık bir sokağın içinde. (Calle Cava Baja 35 28005 Madrid, 91 365 32 52) Elimizde adresimizle arıyor olmasak, yoldan geçerken, burada bir restoran olduğunu anlamak bile mümkün değil. Restoran aslında bu binanın birkaç katında faaliyet gösteriyor ama bina öylesine eski ve sıradan görünüyor ki ahşap ve kapalı kapıların ardında leziz yemekler sunan bir restoran olduğunu anlamak zor.




Buraya gelmeden önce internette yorumlar okuyup neymiş şu Casa Lucio'nun hikayesi diye araştırdım. Öncelikle herkes Madrid'de olmazsa olmazlardan, bir gastronomi harikası, kesin gidin gibi yorumlar yapmış. Sonra restoranın sitesindeki fotoğraflara takıldı gözüm. Hani İstanbul'da da vardır, seçkin kebapçılarda İbo'nun resimleri, ya da başbakanın resmi.. Ünlü birilerinin gelmesi marifettir mekanın prestiji açısından. Burası bu olayı biraz aşmış. Casa Lucio'nun sahibi Lucio Blazquez ismindeki tonton adamın, Andy Macdowell, Pierce Brosnan, Penelope Cruz gibi "ünlü" diyebileceğimiz simalarla resimleri var sitede. Yorumlarda da Bill Clinton, İspanya Kralı Juan Carlos, Hilary Clinton gibi isimler görünce dedim ki mekan kaçacak bir yer değil, ne yapıp yapıp buraya gitmeli.

Casa Lucio bize çok özel İspanyol lezzetleri sundu.. sundu sunmasına da, ben burada madem dürüst yorumlar yapıyorum, size de itiraf ediyorum ki bu kadar ünlü olmayı hakediyor mu emin değilim. Tamam, lezzetliydi herşey ama hayatımda yediğim en lezzetli yemek değildi sanki :) Mekanın eski, ahşap ve taş ağırlıklı bir dekorasyonu var. Havalandırması sorunlu, içeride boş masa olmaması ve her masaya cızır cızır pişmekte olan etler servis yapılıyor, haliyle koku bir miktar ağırlaşıyor. Üstelik te herkesin, biz buyuz, ve herkes bizi bu halimizle çok seviyor edası var. Hatta aldığımız yemeklerden birini çok sevmedik dedik diye bize kesinlikle ödetmeyiz diye ısrar ettiler ve hatta nasıl olur da beğenmezsiniz hayret ifadesini bile kullandılar. Bu kadar eleştiriye rağmen ben kesinlikle buraya gitmenizi öneririm çünkü yediğimiz herşey, manipule edilmemiş İspanyol gastronomisinin bir eseriydi. Tam olarak modernleşmemiş özgün ve yerel lezzetlere açık olmalısınız bu arada, çünkü bazıları ciddi iddialı.
Ben Sopa de Castellano, diye geçen, Kastilya bölgesinden bir çorba içtim. Aşağıda size fotoğrafını verdiğim bu çorba çok lezzetli bir çorbanın içine dilim ekmekler ve domuz pastırması koyularak hazırlanmış, son olarak yumurta kırılarak servis yapılmış, cok doyurucu bir çorba.




Çorba lezzetini içinde haşlanmış sarımsaklara, et suyu lezzetine ve sanırım domuz pastırmasının verdiği dumansı kokuya borçlu. Cesur tatlar için açık değilseniz arkadaşımın içtiği Sopa de Marisco yani deniz ürünleri çorbasını öneririm. Her türlü deniz ürünü ile hazırlanmış, bol kepçe servis yapılan harika bir lezzet. Bunun üstüne, İpanyolların meşhur yemeği Estrellados de Huevos ısmarladık, ki mekanın meşhur yemeklerinden biri de buymuş zaten. Türkçe çevirisi Yumurta Yıldızları olan bu yemek kızarmış patatesin üstüne kırılmış ve fazla pişirilmemiş bir yumutadan başka birşey değil aslında. Cok lezzetli, yapması kolan fakat kıvamını tutturması zor bir yemek olmalı. Buradaki kıvam gibisini daha önce yememiştim. Yine sarımsakta sotelenmiş zeytinyağında pişmiş bir karides ısmarladık ki, bu yemeği beğenmediğimiz için ücretini de ödemedik. Aslında beğenmedik değil de, çok sıradan bulduk diyelim. Aslında her masanın istisnasız ısmarladığı et yemekleri de mekanın spesiyalitesiymiş. Ancak biz öğlen yemeğinde bu kadar ağır yemek istemediğimizden denemedik şansımızı. Tatlı olarak, flan denilen, krem karamelden bir farkı olmadığını düşündüğüm tatlı ile portakal suyunda taze frambuaz ısmarladık.

Ana yemek olarak ısmarladığımız bir yemeği hesabımıza eklememelerine rağmen iki kişi 60 EUR hesap verdik. Bence mekanın ismine, ününe de bir prim ödüyorsunuz burada. Garsonlar böylesi ünlü bir yer olmasına rağmen ingilizce konuşmuyorlar. Allahtan menünün ingilizce bir tercümesi var, seçimlerde sorun olmuyor.
Yukarıda da dedim ya, burası denenmesi gereken bir yer. Böylesi meşhur bir yeri kaçırmak istemezsiniz değil mi?

Madrid'de Bask Mutfağı: Pimiento Verde

Bu hafta her zamanki rotamda olmasa da Madrid'e düştü youm. İspanya'nın başkentinde İspanyol mutfağının her türünü tadabileceğimiz bi sürü yer var ve burada lezzetli yemek yermiyim diye üzülmeye hiç gerek yok. Çünkü İspanya'da yoldan geçerken gireceğiniz herhangi biryerde de harika lezzetler ve tatlı sohbetlere raslayacağınıza şüphe yok. Burada asıl sorun en güzel lezzetleri bulmak :) Bunun da yöntemi, herzaman olduğu gibi Madrid'de yaşayan ve boğazına düşkün arkadaşlardan tavsiye almak.



Pazartesi akşamı şehrin oldukça merkezi bir yerinde olan Plaza de Espana yakınlarında, Pimiento Verde (http://www.elpimientoverde.com/, Quintana 1 28008 Madrid, 91 541 2140) ismindeki Bask restoranını seçtik. Pimiento Verde, Cocina Basqa; yani restoranın logosunda okuduğunuz yazı, türkçeye tam çevirisiyle "Yeşil Biber, Bask Mutfağı" demek. Aslında Pimiento Verde, küçük ve lezzetli yeşil biberleri bol ve kızgın yağda kızartılarak yapılan bir tapanın da ismi. Ama bu tapa bask bölgesinin midir onu bilemem.

Bask bölgesi İspanyanın kuzeyinde, Fransa sınırında, denize de kıyısı olan dağlık bir bölge. Hal öyle olunca bu mutfakta bol deniz ürünü de görebilirsiniz, iç bölgelerin etkisiyle et yemekleri, güveçler ve bol sebze de görürsünüz. Sonuç hep aynıdır ama.. İspanyollar bu lezzet işinde anlıyorlar :) Herşey buraya kadar iyi güzel de, yemeklerin bizdeki yenme saatlerinden iki-üç saat geç başlaması için aynı şeyi söyleyemeyecegim. Akşam yemekleri dokuz-on, öğle yemekleri ise iki-üç civarı başlıyor ispanyada. Üstelik te saat sekizde mutfaklar bile açılmıyor; yani "ben erken yerim, ispanyollardan bana ne" deme şansınız yok. Bunu derseniz turistik ve her daim açık olan seçenekleriniz de var tabi ama özel bir yer deneyecekseniz, İspanyol saatlerine göre ayar yapın mide saatlerinize. O akşam da bizim yemeğimiz saat on gibi başlayıp gece yarısına kadar sürdü..



Biz o gece yediğimiz herşeyden inanılmaz memnun kaldık, bu yüzden neler yediğimize geçmeden burayı herkese önermekle başlamak istiyorum. Başlangıç olarak kızarmış enginar ve soğan sosunda sotelenmiş kalamar aldık. Kızarmış enginarlar öylesine körpe ve kızarma işlemi öylesine ustalıkla yapılmıştı ki lokum gibiydi tabiri tam olarak yakışıyor. Kalamarlar ise karamelize edilmiş soğan, domates, sarımsak ve baharatlarla öylesine ustalıkla sotelenmişti ki yerken o lezzetin ağızdan hiç gitmemesini istiyorduk.






Ana yemeğimizi "anlatmakla olmaz, yaşanır" demek istiyorum. Menüde iki kişilik olarak geçen, Basque Style Monk Fish (Bask Usulü Fener Balığı) ısmarladık ve merakla beklemeye başladık, Bask Usulü nedir acaba diye. Bir yandan da Bask mutfağının fransız mutfağından esinlenmiş olduğunu konuşup balığın üstünde kremalı bir sos yoktur inşallah diye söylenmeye başladık. Kocaman bir fener balığını ortadan ayırmış, uzunca bir süre sarımsak, kekik ve zeytinyağında marine etmiş olduklarını tahmin ediyorum. Sonra da ızgara pişirip üstüne yine sarımsak, kekik ve zeytinyağı karışımı bir sos dökmüşler, patates dilimleriyle servis yapmışlardı. Kusursuzdu diyebilirim.




Burada tatlı konusunda size ballandırarak anlatacak bir tecrübem yok. Ancak ısmarladığımız tatlıyı beğenmedik deyince hesaba eklemeyip bize dondurma ikram edince kalbimizi birkez daha kazandılar. Son olarak bahsetmeden geçmek istemiyorum, İspanya'nın meşhur rahatlatıcı içeceği Sangria burada çok lezzetli. Bana sorarsanız fazla şarap içme fikrinde değilseniz kesin Sangria denemelisiniz. Porsiyonlar oldukça büyük, servis hızlı burada. Garsonlar güler yüzlü ve neredeyse olmayan ingilizceleriyle size sempatiklik yapıyorlar. Mekan çok samimi, masalar birbirine çok yakın. İki kişi 99 EUR hesap verdik; yüksek gelebilir kulağa ama yediğimiz yemeğin kalitesi için hiç abartılacak bir rakam değil. İstanbul'da da böyle kocaman bir fener balığını çok ucuza yiyebileceğinizi düşünmüyorum. Bence burası iş yemekleri için düşünülmemeli ama arkadaşlarınızla sohbet içinde geçecek keyifli bir bask restoranı arıyorsanız, kesinlikle tavsiye ediyorum...

11 Nisan 2010 Pazar

Kahramanmaraş Mutfağı - Sabırtaşı

Bu cumartesi akşamı Taksim'e gidenler bilir, herkes baharın verdiği enerjiyle atmış kendini yollara ve İstiklal caddesi dolup taşmıştı insan seliyle. Biz de birkaç kafadar cumartesi saat sekiz civarı İstiklal Caddesi'nde acıkmış dolaşırken içimizden birisi dedi ki, meşhur içli köfteciye gidelim. Diğer arkadaşlar da bunun iyi bir fikir olduğunu üşününce daldık Sabırtaşı'na.



Sabırtaşı Galatasaray Lisesinden tünele doğru hemen sağda, Yapı Kredi Bankası'nın tam karşısında bir binanın beşinci katında. (İstiklal Caddesi No 112) Cadde üstünde camekanlı bir arabada satılan içli köfteler ve mantı dikkati çekiyor, yoksa burayı sokaktan farketmek çok zor. Binanın içine giriyor, daracık merdivenlerden beş kat çıkıyorsunuz restorana ulaşmak için. Üstelik te bu binaya girip te beşinci kata ulaşana kadar içli köfteye konsantre olmanız şart, çünkü her katta sizi kendine çekip yukarıya çıkmaktan vazgeçirecek mekanlar var. Bir dans kursu, bir amatör doğaçlama tiyatro falan.. Neyse en son kata gayret edip te çıkarsanız ulaşıyorsunuz Sabırtaşı'na.



Sabırtaşı'nın hikayesi Kahramanmaraş'tan göçüp gelmiş, İstanbul'da çaresizce para kazanmanın yollarını ararken içli köfte satmayı akıl etmiş Ali Bey'e dayanıyor. Yıllarca arabada, seyyar içli köfte satan Ali Bey sonunda burada bir lokanta açmış. Ben buranın meşhur olduğunu duyunca büyük bir merakla aldım menüyü elime ve incelemeye başladım. Ekşili çorba, horhor kebabı, sömelek köfte gibi çeşitli yöresel lezzetleri görünce de keyifle beklemeye başladım siparişleri.





Ben burada hep çok sevdiğim mekanları yazdım şu ana kadar, buranın da öyle olacağını düşündüm ilk izlenimlerimle. Ama malesef sonunda böyle hissetmedim, biraz da hayal kırıklığı yaşadım doğrusu. Biz meraklı bir grup olarak çeşit çeşit sipariş verdik masada ve denedik menüdeki birçok opsiyonu. İçli köfte güzeldi gerçekten, kendine has bir lezzeti vardı. Hem hafif hem de doyurucuydu. İçli köfte burada taneyle sipariş ediliyor ve tanesi 4 YTL. Buraya gelip te sadece içli köfte yemek bir opsiyon olabilir, diğer seçenekler bizi pek memnun etmedi. Horhor kebabı ısmarladık diğer bir çeşit olarak, gördüğümüz bizi oldukça şaşırttı. İnanmazsınız, Kahramanmaraş mutfağından gelen bu yemeğin içine soya sosu ve soya filizi koymuşlardı. Wokta pişmiş bir çin yemeğini andıran bu "kebabı (!)" yerken masada Kahramanmaraş'ta Çinli nüfüsun olup olmadığının geyiği bile döndü. Ekşili çorba denedik, vasat bir lezzetti. Mantı denedik, doğru dürüst kıyması bile yoktu. Sömelek köfte denedik, yağlı ve lezzetsizdi. İsterseniz daha fazla detay vermeden çok kısa bir özet yapalım: Sabırtaşı'na sadece içli köfte yemeye gidin, başka bir seçenekten fazla medet ummayın.
Sadece yemekler değil, yemeği keyfe dönüştüren diğer konularda da iyi not veremeyeceğim Sabıraşı'na. Servis yavaş, garsonlar yetersizdi. Mekan tam İstiklal Caddesi'ni üstünde ve beşinci katta olunca manzarası çok güzel. Eğer cam kenarında bir masada oturabilirseniz kuşbakışı İstiklal caddesini izleyebiliyorsunuz. Bunun keyfi için buraya gelir misiniz bilmem. Hesaplı, alkolsüz, fazla keyif yapmadan kalkacağınız bir yemek yemeyi düşünüyorsanız ve içli köfte ile doyarım diyorsanız buyrun gidin Sabırtaşı'na. Ben önermiyorum malesef. Ali Bey'e ayıp olmasın ama Kahramanmaraş'ta bundan daha iddialı bir mutfak vardır eminim. Umarım menünün üzerinde biraz daha çalışmayı düşünürler..

2 Nisan 2010 Cuma

Damla Sakızı

Gecen haftalarda Güney Kıbrıs'a gittiğimde üst üste damla sakızlı lezzetlerle karşılaşınca bu çok sevdiğim harika aromalı malzemeyle ilgili yazmak istedim. Hafif egzotik bir yanı var bence damla sakızının. Lezzeti birçok tatlıyı, dondurmayı, içeceği ve likörü benzerlerinin üstüne taşıyor. Doğanın bize verdiği en keskin aromalardan bir tanesi.

Güney Kıbrıs'ta yunan mutfağı görüyorsunuz her yerde. Nitekim hem Yunanistan'da hem de burada damla sakızının bize göre daha çok kullanıldığını görüyorsunuz. Bize damla sakızlı bir tatlı sunan restoran sahibiyle söyleşirken, yunan mutfağının gurur duyduğu bir lezzet olduğunu farkettim damla sakızının. Bu lezzetin sadece Yunanistan'ın Sakız (Chios) Adasında yetişen mastic ağacının reçinesi olması, yunanlıları 'bizim aromamız' dedirtiyor. Aslına bakarsanız bu ağaç sadece Sakız adasında yetişmiyor ama biz bile bunu böyle kabul etmiş olmalıyız ki adanın adını açık açık Sakız koymuşuz. Adanın ingilizce ismi Chios (yunanca Khios) bazı otoritelere göre 'mastic' demekmiş ama bizdeki kadar açık açık sakız demek olmadığı kesin:)

Mastic agacının bizdeki karşılığı sakız ağacı. Latince ismi ise Pistacia lentiscus. Yani bitki şam fıstığı (pistacia) ailesinden gelmekte. Sakız ağacı Sakız Adası dışında bizim ege kıyılarımızda, Kanarya Adalarında, Asya ve Orta Doğu'da yetişiyor. Bizim ilgilendiğimiz kısım ise bu ağaçtan elde edilen harika aromalı reçine. Damla sakızı, sakız ağaçlarından özellikle temmuz ve ağustos aylarında elde ediliyor ve toplandığı anda hala sıvı halde oluyor. Sakız ağacına çizilen yarıklardan damlayarak süzülen sakızlar yere koyulan kaplarda biriktiriliyor. Bundan sonra güneşte kurutulup katı hale getiriliyor ve limon tozunun iri taneleri gibi katı şekilde satılıyor. Ağza atılıp çiğnendiğinde yine yumuşayıp bir sakız halini alıyor. Soğuk ve sertken kırılgan bir yapısı var, ısı ile sakız haline dönüyor.

Damla sakızı lezzetini bizim dışımızda neredeyse tum akdeniz mutfağı kullanıyor. Hatta İran ve Irak'ta da bilinen bir malzeme. Kıbrıs'ta damla sakızı muhabbetini yaptıgım restoran sahibi, damla sakızından baharat (spice) diye bahsediyordu. Sanırım bizde de aktarlarda satılan, diğer baharatlar gibi çok pahalı olan ve az miktarda aroma katıcı olarak kullanılan bu malzemeye baharat demek yanlış olmaz. Damla sakızı yunan mutfağında da bizdeki gibi tatlılarda kullanılıyor. Bununla beraber çeşitli başka kullanımlarını da gördüm: reçel (ağda kıvamında, fildişi rengi, harika bir tatlı), mastika diye bilinen bir likör (rakı gibi görünen, tatlı, %26 alkollü, içmeye doyamayacağınız bir içki), kek, pasta ve kurabiyelerde buram buram damla sakızı kokusu alabiliyorsunuz. Harika lezzetinin yanında bu baharatın mideye iyi geldiğine de inanılıyor, bu da yıllarca damla sakızının ilaç niyetine çiğnenmesini sağlamış. Modern tıpta da sindirime iyi gelen özellikleri belirlenmiş bu baharatın. Eski romalılardan beri bu reçine bir de ağzı temizleyen, nefesin güzel kokmasını sağlayan bir malzeme olarak özellikle kadınlar tarafından çiğnenirmiş. Arabistan'da damla sakızı kozmetik alanında da sık kullanılıyor. Damla sakızı aromalı saç losyonları, kremler, diş macunları ve hatta parfümler bulabiliyorsunuz marketlerde. Bu kadar kullanım alanı olduğunu bilmiyordum doğrusu damla sakızının. Kokusu nefis bir damla sakızlı sütlaç gibisi yoktur ama tüm bunların içinde. Herkese afiyetler olsun.